2 Ocak 2017 Pazartesi

MÜKEMMEL BİR ANNE DEĞİLİM



Geçenlerde bir arkadaşımın instagram fotosunu gördüm, yumurta kolisiydi paylaştığı. Siparişinin, bizzat bildiği bir çiftlikten eve ne kadar hızlı bir şekilde geldiğinden bahsediyordu. Türkiye'nin en en en organik yumurtalarını çocuğuna yedirebildiği için çok mutluydu.

Basit bir foto paylaşımı ile düşüncelere daldım. Burada oğluma yedirdiklerimi sorgulama gibi bir şansım yok. Sosyalizm stili, her şey tek tip. 

Ben de ne kadar çok şey biliyordum(!), oğlumu en iyi şekilde besleyebilecek yerleri de biliyordum ülkemde. O doğmadan başladım organik annelik(!) okumalarıma. Eşimin ve benim ailelerimiz de köy kökenli, yani doğalın tadını da biliyorum. Ama Venezuela'da bildiğim hiçbir şeyi uygulayamadım. Beklentimin hep tam tersi oldu. Bilmemek en büyük mutluluk derler ya, doğru. Okudukça daha da derine gidiyorsun. Bildiklerini bir de gerçekleştiremedin mi, o his seni yiyor adeta...

Yumurtanın, sütün, yoğurdun, unun en organiğini yedirebilmeyi isterdim. Özellikle ilk 3 yaşın beslenme düzeninde ne kadar önemli yeri olduğunu söylüyor uzmanlar. “Ne yiyorsak oyuz”u kendimde uygulayamasam da, oğlumda uygulamak istedim. Ama ne mümkün!

Anne sütünü 17 ay aldı. Bu beni mutlu ediyor. Çünkü anne sütünün faydaları saymakla bitmiyor. İki yaşına kadar emzirmek isterdim ama dayanamadım. Psikolojim buna izin vermedi de diyebilirim. Günde bir kez mama takviyesi aldı, o da keçi sütü bazlı mamaydı. Burada bulamayınca, her gelenden bir kutu istedik. Mama dönemini de 17 aylıkken bitirdik.

Süt alerjisi olduğu için yoğurt ya da süt takviyesi yapamadım. İnek sütü hakkındaki iddialar sebebiyle de buna çok üzülmedim. Keçi sütü bulmak imkansızdı Karakas'ta. İnsanların normal sütü bile bulamadığı bir yerde, uzun bir süre keçi sütü lazım diye sızlandım etrafıma. İspanyolcası olan bir arkadaşım, farklı bir kentten bir seferliğine 5lt getirtti sağolsun. Ama havanın sıcaklığı sebebiyle Karakas'a bozulmadan getirtmek imkansızdı. Bir daha da bulamadık zaten.

Bufalo yoğurdu olarak satılan kutu yoğurtlar da süt tozundan yapılıyordu. İçine de ekstradan laktoz katılıyordu. Hayatımda ilk kez dehidrate edilmiş sütü burada gördüm. Başka bir çareleri olmayınca, Venezuellılara sorsanız yedikleri çok sağlıklı.
Bufalo yoğurdu ile UHT süt mayalamaya çalıştım, olmadı. Burada hiçbir şey saf değil. Her şeyin içine ekstradan folik asit, demir, vitamin ve laktoz ekleniyor. Uzun bir süre direndim, en sonunda en azından kendimize süt tozundan yoğurt mayalamaya başladım. Oğlumun yoğurtsuz kalışı benim için üzücüydü, hele kefirsiz kalışı... Tüm bunlara rağmen vücut direnci yüksek bir çocuk olduğu için, hastalıksız atlattık bu dönemi de.

Meyvelerine diyecek hiçbir sözüm yok. Ananas, muz, avokado, leçosa(papaya), nispero gibi meyvelerden bolca tükettiği için şanslı. Tatlı patatesi de eklemem lazım. Öğünlerinden hiç eksilmedi. Bunları da Türkiye'de bu bollukta bulmak zor. 
Chia tohumu ve kinoa da buldum burada. Eşim diyor ki sanki biz bunlarla büyüdük. Büyümedik tabi ama hepsi sağlıklı besinler, bulsaydık ailemiz yedirirdi herhalde. 

Büyük firmaların latin ırkı üzerindeki planlarına dair efsaneler dolaşır internette, hiç denk geldiniz mi bilmiyorum. Ben de okuduğumda “Daha neler!” demiştim fakat burada geçirdiğim iki yılda “Acaba mı? diye sorguladım. Çevremdekiler, son zamanlarda kısırlığın artışına vurgu yapıyorlar. Yediklerinin sağlıklarını olumsuz yönde etkilediğini farkındalar ama yemek zorundayız yoksa aç kalırız diyorlar.

Sebzeler ve diğer gıda malzemeleri Rusya'dan, Çin'den ve komşu Latin Amerika ülkelerinden geliyor. Rusya'nın ülkesine giren her şeyi ne kadar büyük bir titizlikle incelediğini bilirsiniz. Hormonluysa, tarım ilacı kalıntısı varsa kapıdan giremezler. Tahminimce, bu giremeyen, satılamayan, elde kalan ne varsa sanki burası dünyanın çöplüğüymüş gibi buraya gönderiliyor. Çünkü dış borcu çok fazla ve en iyisini alacak parası yok devletin. Merdiven altında imal edilen ne varsa burada.

İnternette dolaşan bir haber var, Venezuela'da GDO yok, tohumların girişi yasak diye. Külliyen yalan. Monsanto firmasının ilk pazarı Arjantin ve Brezilya. Yani oradaki ürünlerin hepsi de burada olduğuna göre, burası GDO'nun ana vatanı gibi. Salatalık ve patlıcanlardan bunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Çekirdekleri dile gelip konuşacak gibi duruyorlar.

Niçin kendi ülkelerinde yetiştirilmiyor? Bu soruyu ben de hep soruyorum ama cevabı yok. Harika bir iklim, bol yağışlı hava.... Yapmıyorlar işte... Ülkede üretim yok denecek kadar az. Gelen ürünlerin paketlenmesi yapılıyor sadece Venezuela'da. O kadar.

Mısırın genetiği değiştirilmiş bir ürün olduğunu hepiniz gibi biliyorum. İlk bir sene mısır unu dahil kullanmadım. Soya yağını eve bir şekilde girmiş olanları bile elden çıkardım, sağa sola verdim. Kapış kapış gittiler, çünkü burada yağ ve un bulmak zor. Nasıl olduysa birer şişe ya da paket kalmış, son altı aydır beyaz un ve yağ bulamayınca kullanmak zorunda kaldım.

Şekere bu kadar düşkün bir başka millet var mıdır bilmiyorum. Bir restorana gittiğinizde garsonların sorduğu ilk şey ne içeceğiniz. Kavun, karpuz, şeftali, çilek, leçosa, portakal, ananas suyumuz var derler. Burada yaşamanın en sevdiğim nadir kısımlarından birisi bu meyve suları. İçine katılan suyun hijyeninden şüphem olsa da bolca içtik. Ama bu doğal meyve sularına bile şeker koyarlar(dı).

Şeker kıtlığı tavan yapınca, her şey şekersizdi dışarıda. Bulabildiğiniz şekerler de aşırı kalitesiz ve eski tarihli. Şeker zararlı, biliyoruz. Ama olmayınca beyin onu istiyor. Pudra şekeriyle idare ettik bir ara. Şeker kamışından yapılma kahverengi, sözde sağlıklı, fiyatı da nispeten daha uygun olanlarla kek yaptım. Sağlıklı olsa fiyatı niye daha uygun olur değil mi? Satış aleminde fiyat yüksekse, o ürünün sağlıklı olma ihtimali artıyor. 
Dışarıdan ürün getiren bir market bulmuştuk, orada aliminyumsuz sodyum bikarbonat görünce çok üzülmüştüm. Aliminyumsuzu varsa niye diğerini pazarlıyorlar ki?

Mısır unundan yaptıkları arepaları evde de yapmaya başladım son aylarda. Çünkü un yok ve fırınlarda ekmek yok, bu sebeple de çoğu fırın kapanıyor. Mısır unu, , su ve tuz ile kahvaltılık küçük ekmekler hazırlıyorsun ve sıcakken aralayıp bolca peynir ve avokado dilimi koyabiliyorsun. Oğlum da bayıldı arepaya. 1 saatte yese de bir tanesini, karnı tok tutuyor.


Normal unlarıyla (bulursaniz tabi) kek yapınca kabarmıyor mesela. Hamur açamıyorsun. Çünkü kalitesi gerçekten düşük. İçinde ne olduğunu bilemiyorum.

Keçi peyniri bulduk diye çok sevinmiştik, içeriğini bir okuduk, ekstradan laktozlar, asit düzenleyiciler, koruyucular. Ah diyorum ah, evde labne, kefir, yoğurt hazırlamak vardı oğluma....

Komşum diyor ki, “Zamanında burada İtalyanlar, İspanyollar ve Portekizliler yaşardı. Ama ülkeyi terk ettiler. Onlar ayakkabının en iyisini yaparlardı. Kıyafetlerin en kalitelisini. Peynirlerin en lezizini. Şu anda yediğimizde hiç tat yok, sırtımıza giydiğimiz de kaliteli değil. Üstelik ateş pahasına. Bu yüzden ne bir şey yiyesim var, ne de yeni bir kıyafet alasım.”

Uzun lafın kısası şu ki, üzgünüm oğlum. 

GDOsuz ürünlerden ve her şeyin en kalitelisinden yedirmeyi isterdim.
Keçi sütünü her gün içmeni isterdim.
Ama yok.

Anneanne, babaanne kurabiyeleriyle, börekleriyle tanışmanı isterdim. Yakın aileden uzakta seni büyüttüğümüz için üzgünüm.

Burada hayatımıza giren sevdiğimiz kim varsa, yakında yanımızda olamayacak. Nereye gidersek gidelim bu böyle. Umarım bununla başa çıkacak şekilde güçlü yetistirebiliriz seni. 

Kıyafeti çok önemsemiyorum. Tropikal iklimde çok fazla bir eksikliğini hissetmedim az kıyafetin.
Ama sana alerji yapmayan, en kaliteli bezlerden bulamadık bazen. 

Sivrisinekler ne yaparsam yapayım seni ısırdılar. Gece boyunca kaşı diye yalvardın, kabuk bağladı yaralar, çünkü sen de her çocuk gibi onları tırnakladın. Vücüdunda onların izi kalmaz umarım. 

Seni pis, tortulu, kokulu, paslı sularla yıkamak zorunda kaldığım için üzgünüm.
Bulaşıkları da bu sularla yıkayarak, sanki temizleniyorlarmış gibi babanı ve seni, en başta kendimi kandırdığım için üzgünüm.

Su sıkıntısı, bulamadığımız gıda malzemeleri, uykusuzluk, yalnızlık, derin düşünceler derken, sinirli bir anne olduğum için çok ama çok üzgünüm.

Gıda çok önemli evet, ama ilk iki yaş anne ile çocuğun arasındaki ilişkinin temeli. Psikolojin daha önemli. Buna zarar verdiysem üzgünüm.
Sana fiziksel olarak hiçbir şiddet uygulamadım tabi ki, ama psikolojik olarak kendim zorlandığım kadar, seni de zorladım üzgünüm.
Yemek yemek istemediğinde, sabırsız davranıp sesimi yükselttim.
Uykuya direndiğin için ağladım, kızdım sana biraz da, niye gözlerini kapatmadın diye. 

Çok şükür ki çok sağlıklıydın. Ama hastane yoktu doğru düzgün, ilaç yoktu. Adamakıllı doktor yoktu. Sana bir şey olacak diye çok korktum üzgünüm. 

Güvenlik sıkıntısı sebebiyle güzel havaya rağmen seni çok fazla parklarda, sokaklarda gezdiremedik. Sana fazla korumacı davrandım tedirginliğim sebebiyle, üzgünüm. 

Sen bizim senelerce beklediğimiz biriciğimiz, tek oğlumuz, gözbebeğimizsin. Sana daha iyi bir hayat sunmayı isterdim. Elimizden gelen buydu. Üzgünüm.

Belki daha iysini yapmalıydım. Seninle 2 yaş sendromunu bildiğim halde inatlaştım bazen, üzgünüm. Daha iyi olamadım.

Daha çok oynamalıydım, belki de sana kendini bize yük gibi hissettirdim üzgünüm.

Suçlayacak kimse yok. Sebebi benim. Her türlü olumsuz koşula rağmen sükunetimi koruyamadım bazen. Toleransım çok azdı herşeye. Üzgünüm.

Kafam o kadar doluydu ki, o kadar çok endişeliydim ki şimdiden, gelecekten.... Senin çocuksu hallerinle an'a dönebiliyordum, huzur bulduğum tek yer o anlardı. 

Kendime bu kadar çok yüklenebilecek kadar sinirlerim bozuldu burada.

Mükemmel değilim, hiçbir zaman da olmadım. Olmaya çalıştığım için üzgünüm.

Bazen şunu bile düşündüm. İtiraf ediyorum ki, annelik herkesin anlattığı kadar da güzel gelmedi bana. Bunun sebebi sen değildin tabi ki. 

Sanal alemde paylaşılan her güzel cicili bicili aile fotosunun arkasında da benim yaşadıklarımı deneyimliyor her aile, biliyorum. Bunları yaşayan tek ben değilim.
Bizim kültürümüzde sosyal bir gerekliliktir evlenmek, çocuk yapmak, sonra ikincisi, belki üçüncüsü. Her kadın, bu yaşanılan zor sürecin normal olduğu fikriyle büyütülür. Kimse "Annelik çok zormuş be!" bile diyemez. Ayıplanır. Bana da buradan laf sokan çok olur eminim. Ama hislerimi anlatmak niye kötü olsun ki? Seni çok istememize rağmen buradaki şartlar yüzünden büyütürken zorlandık. Aileden yakın birisine vereyim de biz de sinemaya gidelim ya da uyuyayım diyemedik. Yedi yirmidört rutinimiz aynıydı. Kaçışlar yapamadık ruh sağlığımızı sağaltan. Aile ne kadar da önemliymiş! Kalabalık bir ortamda, daha çok oyunla büyütemedik. Her yük bizdeydi ve bazen taşıyamadık üzgünüm.

2017'nin ikinci gününde yazıyorum bunları. Buradan gitmemize 20 gün var. Yeni bir yıl, yeni bir sayfa... Sana ve kendime söz veriyorum:

Seninle daha çok oynayacağım,
Daha sakin olacağım,
Daha çok okuyacağım,
Daha çok yazacağım,
Daha çok yoga yapacağım,
Daha çok kendimi mutlu edeceğim,
Zamanımı daha iyi yöneteceğim.

Çünkü yeni ülkede hayatımız daha NORMAL olacak. Endişelerimiz azalınca, eminim herşey daha iyi olacak.
Belki bir gün bu yazdıklarımı okursun.
Seni çok sevdiğimizden hiç şüphen olmasın.


Not: Bu not kısmını yazıyı yayınladığımdan bir gün sonra ekliyorum. Annem okuyunca kendime bu kadar yüklenmeme çok üzülmüş. Biliyorum, çok yükleniyorum. Burada yaşadığım her şey benim elimde olmayan, kontrol edemediğim şeyler. 
Yaşadığımız dünyada öyle kötü şeyler oluyor ki, bugün var, yarın yokuz.Niye kendimi bu kadar hırpalıyorum ki? 
İnsanlık çok daha ağır acılar yaşıyor. Hepsinin hassasiyetini duyumsuyorum maalesef. Hem de çok fazla. Öyle şeyler oluyor ki, insan kendi acısını yaşamaktan utanır oldu. Bunları anlatırken bile diyorum ki git işine, millet can korkusu yaşıyor, sen ne derdindesin. 
O yüzden, önce ilk başta kendimden özür diliyorum. Bazen algılarımın çok fazla açık olması bana acı veriyor. Of çok dramatik oldu bu yazı. Yazarken sıkıldım. 
Kendime daha az zarar vermenin tek yolu, sanatla, kitapla, sporla iç içe huzurlu, daha özgür bir yaşam. Bunu bu ülkede sağlayamadım. Kaçışlarım, nefes alışlarım olamadı. Yeni yaşam yerimizde her şeyin daha iyi olacağına inanıyorum, biliyorum. 
Daha iyi, enerjik yazılarda görüşmek üzere, sevgiler...









4 yorum:

  1. İyi bir anne olamadım demek, tanıdığım Öyküm'ün hak etmediği bir niteleme. Koşulların getirdiği durumların, insanı hangi şekle soktuğunu görmek için, bir Ege kasabası yerine belki de dünyanın diğer ucuna gidip hayatı deneyimlemek gerekiyordu. Ege kasabası, köylü pazarındaki organik gıdaları zaten barındırmaktaydı. Doğal güzellikleri bir yana, Tango dersleri bile verilebiliyordu. Ama gezip farklı yerler ve farklı kişiler tanımak, bu kişinin en önemli özelliklerindendi. Hayat yolculuğunda daha nelerle karşılacağız ama önemli olan dersleri iyi anlamak ve uygulamak.

    Hepimiz içinde bulunduğumuz koşullara göre hareket ediyor, bu yüzden iyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir eş ya da iyi bir evlat olmaya çalışırken, koşulların zorluğu ile mücadele ediyoruz. Bunları kolaylaştırmak kimi zaman elimizdeyken, kimi zaman seçimlerde zorlanıyoruz. Her şekilde hayat bizim hayatımız, seçimler de öyle. Sağlıcakla kal, eşine selamlar, oğlunu bizim yerimize öp sarıl. Anne baba abi ve kardeşe selamlar.

    Not: Randy Hansen adında Amerikalı bir gitaristin hayranı oldum. Çünkü Hendrix yaşıyor olsaydı, tam olarak böyle çalmaya devam ederdi. Biliyorum, kopyalar, asıllarını yüceltir. Ancak bu arkadaşı ben tanıdığım birisine de acayip benzettim. Acaba sadece ben mi benzettim. Yoksa gerçekten benziyor mu bilemedim.

    YanıtlaSil
  2. Abim,ne güzel yazmışsın. Burada yaşadıklarım film gibi. Dibe vurduğum doğrudur. Ama unutma ki yüzeye çıkınca derin bir nefes alıp,ciğerlerimı oksijenle dolduracağım.
    Randy Hansen iyiymiş. Sayende ben de tanışmış oldum.Ama kime benzettiğini çıkaramadım.😁

    YanıtlaSil
  3. Aslında bazen söylensek de yaşamımız hiç de fena değil bu yazdıklarına göre... kalemine sağlık �� umarım yeni ülke çok daha iyi olur ❤��

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım Şuleciğim. Daha iyi olacak kesin. İklimini ve sevdiklerimi özleyeceğim ama gitmek en iyisi...

      Sil